Vize İslam Kurumları ve Medeniyet Vize Ders Notu


Editör

Administrator
Yönetici
İSLAM KURUMLARI ve MEDENİTETİ

ÜNİTE-1

GİRİŞ Toplum; insan davranışlarını hem hürriyete kavuşturan hem de sınırlandıran, öte yandan gruplaşmalara ve bölünmelere yol açan değişken bir sosyal örgütler ve ilişkiler ağıdır diye tanımlanabilir.

Sosyal İlişkiler İki türlü ilişki vardır: Fizikî ilişki, sosyal ilişki. Fizikî ilişki: Varlıkların birbiriyle haberleşmeden ve varlıklarının bilincine ermeden kurdukları ilişkilere denir. Bir bilgisayarla masa arasında, dünya ile güneş arasında, ilişkiler böyledir. Sosyal ilişki: eşyanın karşılıklı haberliliği temeline dayanan ilişkiye denir. Doktorun hastayla, arkadaşın arkadaşla olan ilişkileri sosyal ilişkiye örnek olarak verilebilir.

Kurumlar Kurum (müessese) bir menfaat birliğini meydana getiren fertlerin, bu birliği yürütebilmek, fonksiyonlarını yerine getirebilmek üzere kurdukları veya kurulmuş olarak buldukları usullere denir. Ziya Gökalp’e göre; bir medeniyete mensup milletler arası kurallara gelenek (tradition) denir. Din, ahlâk, hukuk, dil, estetik, ekonomi adlarıyla türlü çeşitlere bölünmüş olan bu geleneklerden hangileri millî vicdana uygun bir şekil almış ve millî hayatta canlı bir surette yaşıyorsa onlara müessese (institution) denir. *Eğer bir şeyi organize olmuş bir grup olarak dikkate alıyorsak o şey bir birlik, bir muamele şekli olarak ele alıyorsak o takdirde bir kurumdur. Bu durumda bir okul, öğretmenler ve öğrenciler grubu olarak düşünüldüğünde bir birlik, bir eğitim ve öğretim sistemi olarak ele alındığında bir kurumdur. Kurumların bazı özellikleri vardır. 1. Kurumlar organik izafî bir bütün oluştururlar. 2. Kurumların göreli bir süreklilikleri vardır.

KÜLTÜR VE MEDENİYET NE DEMEKTİR?

Kültür ve Medeniyetin Kelime Anlamı Kültür, bakmak, özenmek, sürmek, ekip biçmek anlamındaki Lâtince culture sözünden gelir. Culture kelimesi aynı anlamda XVII. yüzyıla kadar Fransızcada da kullanılmıştır. İlk defa Voltair, bu kelimeyi insan zekâsının oluşumu, gelişimi, geliştirilmesi ve yüceltilmesi anlamında kullanmıştır. * Arapçada da es-sekâfe kelimesi kültür mânasında kullanılmaktadır. Türkçede ise ilk zamanlarda yazarlarımız kültürü ifade etmek için yeri geldikçe irfan kelimesini kullanırlardı. Hars,Ekin kelimesi olarakta kullanılmış. Medeniyetin Batı dillerindeki karşılığı civilisation’dur. Lâtince civitas kelimesinden gelen İngilizce city veya Fransızca cite kelimeleri şehir anlamındadır. İngilizce civic şehre ait, civil nazik, kibar demektir. Bu temel anlama bağlı olarak civilisation medeniyetin karşılığı olmaktadır. *Arapçada el-hadâre ve et-temeddün kelimeleri medeniyet manasında kullanılmaktadır. Osmanlı yazarları bu anlamı karşılamak üzere ve insanlığın maddî ve manevî bakımdan yüksek olduğu refah dönemlerini anlatmak için umrân ma‘mûr i‘mâr kelimelerini kullanmışlardır. Şemseddin Sami de Kamûs-i Türkî’sinde umrân kelimesine; 1. Ma‘murluk, ma‘muriyet, bir yerin tamamıyla meskûn ve hakkıyla işlenmiş olması, 2. Medeniyet, terakki, refah, saadet gibi karşılıklar vermiştir. * Medeniyet ilk defa civilisation kelimesine karşılık olarak Sadık Rifat Paşa tarafından 1838 yılında kullanılmış, 1940’lardan sonra medeniyet yerine uygarlık kelimesi dilimize girmiştir.

KÜLTÜR VE MEDENİYETİN TANIMI Kültür, insan faaliyetlerinin tümünü ifade eden kapsamlı bir terimdir.

*E. B. Taylor kültürü şöyle tanımlar: Kültür bilgiyi, imanı, sanatı, ahlâkı, hukuku, örf ve âdetleri ve insanın toplumun bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün maharet ve alışkanlıkları ifade eden karmaşık bir bütündür. *Ziya Gökalp’in kültür tarifi ise şöyledir: Kültür, bir milletin dinî, ahlâkî, hukukî, aklî, bediî, lisanî, iktisadî, fennî hayatlarının aklî bir bütünüdür. *E. Sapir: Kültür, varlığımızın yapısını belirleyen, ictimâî yoldan tevârüs ettiğimiz maddî ve manevî unsurlar birliğidir. *R. Thurnwald: Kültür, bir toplulukta örf ve âdetlerden, davranış tarzlarından, teşkilât ve tesislerden kurulu âhenkli bir bütündür. *C. Wissler: Kültür, bir halkın yaşama tarzıdır. *A. Young: Kültür dünyası, mevcudiyetinin bütün tarihi boyunca tabiatı ve kendisini nasıl idare edeceğini öğrenmek suretiyle insanın, bizzat meydana getirmiş olduğu eseridir. *Tozzer; Kültür, toplumsal olarak öğretilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara aşılanan davranış türleri ya da kalıplarıdır. *R. M. MacIver; Kültür, yaşayış ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta, dinde, edebiyatta, sevinç ve eğlencelerimizde tabiatımızın kendisini ifade etmesidir. Medeniyet, milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen kültür unsurlarıdır. *MacIver, medeniyet, insanın, hayatı üzerinde etkili olan şartları kontrol amacıyla sarf etmiş olduğu çabalar sonucu meydana getirdiği mekanizma ve teşkilâtın bütünüdür. * MacIver, medeniyet, insanın, hayatı üzerinde etkili olan şartları kontrol amacıyla sarf etmiş olduğu çabalar sonucu meydana getirdiği mekanizma ve teşkilâtın bütünüdür.

KÜLTÜR VE MEDENİYET ARASINDAKİ FARKLAR

Ziya Gökalp’in mad- deler halinde sıraladığı bu farklar şunlardır: 1. Kültür milli, medeniyet milletlerarasıdır. 2. Medeniyet ferdî iradelerle ve metot (usûl ve akıl) vasıtalarıyla ortaya çıkan sosyal olaylar bütünüdür. Kültür ise ilham ve duygu vasıtasıyla oluşur ve gelişir. Öyleyse kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran husus, kültürün özellikle duygulardan, medeniyetin özellikle bilgilerden meydana gelmiş olmasıdır. 3. Medeniyet, iktisadî, dinî, hukukî, ahlâkî vb. fikirlerin bütünüdür. Kültür dinî, ahlâkî, bediî (estetik) duyguların bütünüdür. 4.Medeniyet, insanın fayda elde etmek düşüncesiyle bir amaca erişmek için kullandığı araçların tümünü ifade eder. Kültürler ise kendi başlarına amaç olan şeylerdir. Bu bakımdan okumak ve bilgi edinmek kültürü, bunu sağlamak için üretilen kâğıt, kalem, matbaa vb. medeniyeti ifade eder. 5. Kültürü oluşturan duygular içten ve samimi oldukları için görülmeleri ve incelenmeleri çok güçtür. Medeniyet ise dışta görünen kavram ve faaliyetlerden, kısaca birçok teşkilât ve müesseselerden oluşur. ** Medeniyetin fazla gelişmesi milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olan milletlere dejenere milletler denir. *İbn Haldun da benzer bir görüşü benimsemiş ve asabiyeti güçlü fakat medeniyeti zayıf bedevilerin (çöl halkı, göçebe), medeniyetçe ileri fakat asabiyet bakımından fakir olan hadarîleri (şehir halkı) yendiklerini ifade etmiştir.

KÜLTÜR UNSURLARI İnsanın, biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılama isteğini tatmin eden her vasıtaya kültür unsuru denir. Bunların meydana getirdikleri birleşimlere de kültür faaliyetleri denmektedir. Hemen her kültürde ortak olarak bulunan kültür unsurlarını şöyle sıralayabiliriz:

Maddî Kültür Unsurları
Maddî kültür, insan eliyle yapılan alet, eserler ve el emeği yeteneğinin hammaddeyi işlemesiyle oluşur.

Manevî Kültür Unsurları Manevî kültür unsurları arasında din, dil, ahlâk, hukuk, estetik, eğitim, örf, âdet ve sosyal kurumlar yer alır. Bir milletin hayat telâkkisi; siyasî, hukukî, iktisadî, ahlâkî, estetik vb. anlayışları ve müesseseleri onun manevî kültürü içinde yer alır. Manevî kültürler; Dil, Din, Ahlâk, Hukuk, Örf ve âdetler, Estetik, Eğitimdir.



Kültür Unsurlarının Medeniyete Karakter Kazandırması Bir yazar İslâm medeniyetinin diğer medeniyetler arasındaki konumunu açıklarken medeniyetleri materyalist, akılcı ve mistik medeniyetler olarak üçe ayırmıştır. Batı medeniyeti materyalist, eski Yunan medeniyeti akılcı, Hint medeniyeti de mistik medeniyete örnek olarak verilmiştir. İşte bu üç tür medeniyetin karşısına vahye dayalı medeniyet olarak İslâm medeniyeti konulmuştur. Şu halde, içerdikleri kültür unsurları ve bunların kültür muhtevasındaki yeri, önemi ve birbiriyle olan ilişkileri kültür ve medeniyetlere temel karakterlerini kazandırmaktadır.

KÜLTÜRÜN ÖZELLİKLERİ -Kültür öğrenilmiş davranışlar topluluğudur. -Kültür tarihîdir ve süreklidir. -Kültür toplumsal bir üründür. -Kültür ihtiyaçları giderici bir özelliğe sahiptir. Büyük İslâm düşünürü İbn Haldun, ihtiyaçları zarurî/tabiî, hâcî ve kemâlî/tahsinî olmak üzere üçe ayırır. -Kültür sürekli değişme gösterir. -Kültür dengeli bir bütün oluşturma eğilimindedir: Kültür unsurları hiyerarşik bir yapı gösterir. En üstte toplumu oluşturan fertlerin büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılan dil gibi üniversallar yer alır. Bunlar kültürün özüdür. En aşağıda da gözle görülebilen açık davranış normları vardır. Bu ikisi arasındaki uyuşmazlık kültürde felç etkisi yapar. -Kültür dışarıdan aldığı unsurlar konusunda seçicidir.

MEDENİYETİN DOĞUŞUNA ETKİ EDEN FAKTÖRLER İnsan: Bir medeniyetin doğuşunda ve yayılışında temel unsur insandır. İnsanın bulunmadığı yerde kültür ve medeniyetten söz edilemez. Toplum: Bütün sosyal faaliyetler toplum dediğimiz bütünün içinde ortaya çıkar. Toplum olmadan, meselâ, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin varlığı düşünülemez. Coğrafî çevre: İbn Haldun, göçebe ve yerleşik halk kültürlerini, büyük çapta coğrafyanın eseri olarak görür. Montesqiueu de coğrafyanın kültürler üzerinde büyük role sahip olduğuna inanır. Coğrafî çevrenin insan üzerinde “doğrudan” ve “dolaylı” etkileri vardır. Coğrafî çevrenin işte bu etkisiyle; nehir tipi, yayla tipi, takımadalar tipi, bataklık tipi veya kara tipi medeniyetler ortaya çıkmıştır.

MEDENİYETLERİN DOĞUŞUNA İLİŞKİN TEORİLER Gelişme teorisi, evrimci bir yaklaşımla oluşturulmuştur. Biyolojik evrimin kültüre uygulanmasını ifade eder. Bu teoriye göre medeniyet, vahşet devirlerinden günümüze kadar sürekli bir ilerleme gösteren insan kültürünün eseridir. Yayılma teorisi ise kültür ve medeniyetlerde gördüğümüz gelişmenin kökenini ve asıl sebeplerini kültür temaslarında ve bunun sonucunda alınan kültür unsurlarında arar.

İSLÂM KÜLTÜR VE MEDENİYETİ İslâm kimliğini kazandıran, bütün unsurlarını bir araya getiren ve böylece onları, medeniyet adını verdiğimiz birleşik ve organik bir gövde haline getiren şey tevhiddir.

ÜNİTE-2

İslâm Medeniyetinin Doğuşu ve Kaynakları

MEDENİYET İlk olarak 1757 yılında Fransa’da, bundan on yıl sonra da İngiltere’de kullanılmaya başlayan medeniyet, Batı dillerinde şehir ve şehirlilik anlamlarını ifade eden civilisation sözcüğünden türetilmiştir. Günümüz Türkçesinde medeniyet yerine daha çok uygarlık kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Medeniyet kavramının diğer bazı tanımlarını şu şekilde belirtebiliriz: Medeniyet; insanî eserler ve tasarruflar, insanın maddî ve mânevî eserlerinin bütünüdür. Medeniyet; hayat tarzı demektir.

KÜLTÜR Kültür sözcüğü, 1900’lere doğru başta Fransızca olmak üzere diğer dillere Almancadan geçmiştir. Kültür, Latince cultura kelimesinden türemiş olup “toprağı işleme” anlamına gelir. Türkçemize, daha sonraları Batı dillerinde kazandığı “yüksek umumi bilgi” anlamıyla girmiştir. Kültür; insanın ortaya koyduğu, içinde insan katkısının bulunduğu bütün gerçeklikleri ihtiva etmektedir. Buna göre, kültür deyimiyle, içinde insanın varlığını gördüğümüz her şey anlaşılabilmektedir. Kültür, toplumsaldır, tarihseldir, kalıtsaldır, işlevseldir, birlik içinde çokluktur ve değişkendir.

Umrân ve Hadâret Arapça’da umrân ve hadâret kelimeleri de medeniyet karşılığında kullanılmıştır. Umrân sözcüğü, bir yeri mâmur etmek, bir yerde iskân ve ikâmet etmek, yapı yapmak gibi anlamları taşımaktadır. Bu kökten türeyen “i‘mâr”; bir yeri mâmur kılmak, mâmur bulmak, bayındır hale getirmek, şenlendirmek gibi anlamlara gelmektedir. * İbn Haldun, umrâna; uygarlık ve sosyal kalkınma, sosyal ilerleme anlamını yüklemiştir. Hadâret sözcüğü: şehirde ikâmet etmek, şehirli olmak, medenî olmak, medeniyet gibi anlamlara gelmektedir.

Medeniyete İdeolojik ve Politik Yaklaşımlar Yeni bir ideoloji olarak benimsenen Batı medeniyeti ülkemizde medeniyetçilik kavramı altında kendisine önemli bir alan oluşturmuştur. Bazı Tanzimat dönemi Osmanlı aydınlarına göre medeniyetçilik, Osmanlı Devleti’ni kurtaracak, onu eski gücüne kavuşturacak ve çağdaşlaştıracak yeni bir ideoloji olarak görülmüştür. Samuel P. Huntington’un yaklaşımı: “Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde önem kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle şekillenecektir. Bunlar: Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleri olacaktır. Geleceğin en mühim mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir… Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecektir”

İSLÂM MEDENİYETİNİN DOĞUŞU

Medeniyetlerin Doğuşunu Etkileyen Faktörler En başında insan unsuru gelir. İkincisi coğrafyadır. Başka faktörleri de şöylece sıralayabiliriz: Kurumsal ve güçlü bir ekonomik yapı, şehirleşme, göç/hicret/yer değiştirme, değerler sistemi, istikrarlı bir siyasî sistem, sağlıklı eğitim, sanat, dil, hukuk, iletişim, sağlık ve güvenlik kurumları vb. medeniyetlerin doğuşlarını etkileyen önemli unsurlardır. * İslâm medeniyetinin doğuşunda bu faktörlerin elbette payları olmuştur, ama onun doğuşunda en büyük rol ve etkinin İslâm inancına bağlı değerler sistemi olduğunu unutmamak gerekir.

İslâm Medeniyetinin Doğduğu Ortam Dört temel medenî terkibin tarih alanı içinde doğmuştur. Bunlardan birincisi: Nil’den Amuderya’ya kadar uzanan, birçok peygamberin gelmesiyle de peygamberî geleneklere kaynak olan ve merkezî dil olarak Süryanîce, Aramîce ve Pehlevîce dillerinin kullanıldığı Bereketli Hilâl bölgesinin Sâmî-İran terkibidir. İkincisi: Anadolu’dan İtalya’ya kadar Kuzey Akdeniz boyunca uzanan, Thales, Pisagor, Sokrat, Plato, Aristoteles ve arkadaşlarını yetiştirmiş olan ve merkezî dil olarak Latincenin kullanıldığı Avrupa terkibidir. Üçüncüsü: Upanişadlar, Buda ve Mahavira devirleri ile öne çıkan Hindistan bölgesindeki Hindu terkibidir. Dördüncüsü: Konfüçyus, Lao-Tze ve halefleriyle öne çıkan Çin ve komşularının Uzak Doğu terkibidir.

Uzak Arka Plan @Bereketli Hilâl Bölgesi ve İran/Sâsânîler: İslâm öncesi yakın dönemde Bereketli Hilâl bölgesine biri Bizans diğeri de Sâsânî devleti olmak üzere iki süper güç hâkimdi.Zerdüşt inançlarının/Mecûsiliğin hakim olduğu ülkede Sâsânî hükümranlığı ile birlikte, Mardin doğumlu olan Mani, peygamber olduğunu ilan etmiştir. “Âlemin ve içindeki her şeyin aslının, nur ve zulmet olmak üzere iki asıldan olduğunu söyleyen” Mani dini, bölgenin birçok kentinde kabul görmüştür. Ancak Mani dininin bu yeni peygamberi Zerdüşt din adamlarını çok kızdırmış ve Sâsânî imparatoru I. Şapur’un ölümüyle korumadan yoksun kalan Mani, derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Zerdüştlük, Mani’den yaklaşık üç asır sonra bu defa da Mazdekizm’le mücadele etmek zorunda kalmıştır. Devrimci kimliği ile tanınan ve “insanın sahip olabileceği her şeyin su, ateş ve mera ortaklığı gibi, ortaklığını savunuyordu. Ancak Husrev Nuşirvan tarafından taraf- tarlarıyla beraber idam edildi. Böylece Sâsânîler, yedinci yüzyıla yine Zerdüştlük inancının yaygınlığını koruyarak girdiler. Sâsânîlerde din adamları, bürokratlar, askerler ve halk olmak üzere dört sınıf vardı. Altıncı yüzyılın ikinci çeyreğinde Enûşirvan Cündişapur’da bir tıp okulu kurdu. Yunanca ve Süryâniceden Pehlevîceye tercümeler yapıldı. Kelile ve Dimne Sanskristçeden Farsçaya çevrildi. Hz. Peygamber’in mektubunu yırtan Husrev Perviz döneminde İran’da sanayi, mimarî ve sanat gelişmiş, devlet çok zenginleşmişti. Aristo ve Eflatun’un eserleri burada Pehlevîceye çevrilmişti. Bu şehir Hz. Ömer döneminde barış yoluyla İslâm coğrafyasına katıldı.

@Avrupa Bölgesi: Roma imparatoru Konstantinus, başkentini Bizans’ta kendi adını verdiği Konstantinopolis’e taşıdı. Konstantinus 325’de İznik’te Hıristiyan kilisesinin ilk din kurultayını toplayarak, Hıristiyanlığı devletin desteklediği bir din haline getirdi. İmparator Justinianus,bozulan Roma İmparatorluğu’nun eski birliğini kurmak için Batı Akdeniz ülkelerine yaptığı bir dizi seferde başarılı olamayınca ölümünden hemen sonra Kuzey Afrika, İspanya ve İtalya toprakları elden çıktı. Altıncı yüzyılın başlarına kadar süren iç savaşlar ve siyasi istikrarsızlık manastırları Hıristiyanlığın güvenlikli mekânları haline getirdi. Çileci ve keşiş hayat tarzları ortaya çıktı. Yedinci yüzyılı Yunan, Latin, Suriye ve Kıptî (Mısır) kiliseleri arasında bölünmüş bir Hıristiyanlık karşılamıştı. Hippolu Augustinus’un,Hıristiyanlığın yaratılıştan kıyamete kadar genel tarihini çizdiği ve bu dönemde yazdığı Tanrı Devleti adlı eseri, Batı Avrupa dünya görüşünün temellerinden birini oluşturdu.

@ Hindistan: Hindistan’da Jainizm ve Budizm dinleri yaygındı. Jainizm Mahavira tarafından kurulmuş veya yeniden şekillendirilmiştir. Budizm ise,Prens Gautama tarafından şekillendirilmiştir. Prens Gautama, bilgeliği ve aydın olmayı ifade eden “Buda”dır. M.S. ilk yüzyıldan sonra, Brahmanizm’in biçimi değiştirilerek yeniden ihya edilmiş şekli olan Hinduizm, Hint halkının dünyasına daha fazla ve daha yaygın olarak girmiştir. Hinduizm, Hintlilerce saygıya layık görülen sayısız tanrının, birbirine rakip olan ve fakat birbirlerini tamamlayan iki tanrı Şiva ile Vişnu çevresinde doğmuştur. Bu büyük ülkede kast sitemi vardı. Buna göre Hint toplumu; Brahmanlar (din adamları), Kşatriyalar (asiller ve askerler), Vaisyalar (çiftçiler, sanat- kârlar ve tüccarlar) ve Sudralar (işçiler) ve Paryalar sınıflarına ayrılmıştı.

@ Uzak Doğu Bölgesi ve Çin: Çin merkezli medeniyet alanında şekillenen dinî yapı Konfüçyanizm ağırlıklı idi. Konfüçyüs’ün boş bıraktığı, “insanın duygu dünyasının derinlikleri ve tabiatın sırları” ile ilgili alanı dolduran Taoizm, Konfüçyüscülüğe bir denge kazandırdı. Yedinci yüzyılın başlarında Çin idaresini eline geçiren Tang hanedanı döneminin başlarında Budizm hemen hemen resmî din durumuna gelmişti.

@ Orta Asya: Göktürkler: İslâm’ın doğuş yıllarında Batı ve Doğu Göktürkler olmak üzere ikiye ayrılmışlardı. Kağan’ın ilâhî güçleri olduğuna inanılırdı. Bozkır medeniyetinin bütün unsurlarına sahip olan Göktürkler göçebe tarzı hayat yaşarlardı.

Yakın Arka Plan @Hicaz Bölgesi: Mekke ve Medine: İslâm öncesi meşhur coğrafyacılardan Ptolemy’de Makoraba olarak geçen Mekke’nin ismi, ilâhî kitaplarda Bekke, Kur’ân-ı Kerim’de hem Bekke hem de Mekke olarak kullanılmıştır. Ayrıca Ümmü’l-Kura, el-Beledü’l-Emîn, el- Beledü’l-Haram gibi otuzdan fazla isim ile adlandırılmıştır. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’i buraya getirdiği tarih olan yılından beri varlığı bilinmektedir. Medine’nin asıl adı Yesrib’dir. Hz. Peygamber’in hicretinden sonra, önceleri Medînetü’n-Nebî, sonraları Medine veya Medine-i Münevvere şeklinde adlandırılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de hem Yesrib hem de Medine olarak kullanılmıştır. En stratejik özelliği Suriye-Yemen ticaret yolu üzerinde geçit konumunda olmasıdır.

Dinî Yapı: Mekkeliler, cahiliye dönemi olarak adlandırılan İslâm öncesi dönemde bir inançlar mozayiğine sahiptirler. Bu inanç mozayiğinin en yaygın olanı Putperestlik’tir. Materyalizm/Ateizm, Yahudilik ve inananları az sayıda da olsa Hıristiyanlık ve Hz. İbrahim’in dinine mensûbiyet olarak anlaşılan Haniflik bu mozayiğin alt grup inançları idiler. Ayrıca Mecûsîlik ve Sâbiîlik de bazı kabilelerin inançları arasında yer almakta idi.

Siyasî Yapı: Mekke’nin İslâm öncesi siyasî yapılanması, dinî yapılanmasında olduğu gibi, yine Kâbe merkezlidir. Dâru’n-Nedve adı verilen parlamento binası, Mekke’nin merkezî toplanma, istişare ve karar alma meclisi idi. Burada Mekke’yi ilgilendiren önemli olayların görüşmeleri yapılır ve karara bağlanırdı. Mekke’de hükümet on kişilik bir şûrâ, yani oligarşik bir hükümet vardı.

Sosyal Yapı: Mekke’de sosyal yapının temeli olan kabile, aynı zamanda çok güçlü bir sosyal asabiyetin de meşruiyet zemini idi. En güçlü asabiyet, sırasıyla, soybağı, akrabalık, kabile ve kabileler arası anlaşma asabiyeti idi. En güçlü asabiyet, sırasıyla, soybağı, akrabalık, kabile ve kabileler arası anlaşma asabiyeti idi.

Aile Yapısı ve Kadının Durumu: Cahiliye dönemi Arap aile yapısında erkek kendisine özgü imtiyazlı bir yere sahipti. kadının cahiliye toplumunda hiçbir değeri ve önemi yoktur. Kadın kocasının sahip olduğu mallarından her hangi biri gibidir. Çok evlilik olduğu bu toplumda bazı aileler, açlık çekecekleri veya ileride namuslarına leke sürebileceği gibi gerekçelerle, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.

Hukukî Yapı: Yetkili ve güçlü bir icra makamının yokluğuna rağmen anlaşmazlıklarda başvurdukları hukuk kurumları bulunmaktaydı. Bunlar: a) Kabile hakemleri: Bu hakemler, “şan ve şeref sahibi, güvenilir, doğru, yaşlı ve tecrübeli kişiler idiler” b) Tard ve Hal’ (toplum dışı bırakma ve kanun dışı sayma): c) Eşnak (tazminat belirleme): Mekke’de kasten işlenen ve cezası kısas olan suçların dışında kalanlar için ceza olarak tazminat ödenirdi. d) Kasame (yemin ettirme): Kâtili bilinmeyen bir ölünün, ölü olarak bulunduğu yer halkından elli kişinin onu öldürmediklerine ve öldüreni bilmediklerine dair Kâbe’de yemin ediyorlardı.

Ekonomik Yapı: Taif ve Medine gibi bazı su bulunan bölgelerde sebze ve meyve üretimi; Necd ve Yemame gibi sınırlı birkaç bölgede buğday ekimi yapılmakla beraber, genel olarak bölgenin arazi ve iklim yapısı ziraat ile uğraşmaya pek elverişli değildi. Hayvancılık, deve ve keçi sürüleriyle sınırlı idi. Bu nedenle bölge halkı birtakım ihtiyaçlarının temini için ticarete yönelmişti.

İSLÂM MEDENİYETİNİN KAYNAKLARI Medeniyetlerin kaynaklarını belirleme konusunda farklı yaklaşımlar vardır. İbn Haldun medenî topluluğu, insan neslinin devamı için zorunlu görür. Hegel ve Marks medeniyetin zıtların çatışmasından kaynaklandığını savunurlar. Toynbee’ye göre ise medeniyetlerin ortaya çıkışlarındaki sebep, böyle basit ve tek başına bir etken değildir. İslâm medeniyetinin doğuş sürecinde iki temel kaynağı vardı. Bunların biri vahiy, diğeri vahyi hayata aktaran Hz. Peygamber’di; başka bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet idi. Kur’ân ve Hz. Peygamber: İslâm medeniyeti için temel olan Kur’ânî mesajları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz: 1. Allah insan için medenî bir ortamın bütün fizîkî şartlarını hazırlamış ve yeryüzünü buna uygun düzenlemiştir. 2. İnsan yeryüzünde halife olarak yaratılmış ve bu hususta da bilgilendirilmiştir. 3. Eşya, insanın emrine ve hizmetine sunulmuştur. 4. İnsana hem yeryüzünde Allah’ın hükümranlığının önüne hiçbir şeyi geçirmeme sorumluluğu hem de yeryüzünün imar edilmesi görevi verilmiştir. 5. Kur’ân, Müslümanları, “Dünyada insanlara yol göstermek ve onları ıslah etmek için çıkarılmış en iyi topluluk olarak tanımlar”.

İSLÂM MEDENİYETİNİN ÖZÜ İslâm medeniyetinin özü genel anlamda İslâmdır. Özel anlamda da İslâm’ın da özü olan tevhiddir. *Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak, kabul etmek ve buna tanıklık etmektir. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ın, her şeyin tek yaratıcısı, her şeyin ilki ve sonu, yani ezelî ve ebedî olduğunu, her şeyin O’ndan geldiğini ve sonunda yine O’na döneceğini kabul etmek demektir. İslâm medeniyetinin özünü oluşturan en önemli unsurlardan biri de İslâm ahlâkıdır.

ÜNİTE-3

İslâm Medeniyetinin Özellikleri

GİRİŞ Ünlü medeniyet tarihçisi Arnold Toynbee, tarihteki 16 medeniyetin öldüğünü, 5’inin de günümüz Batı medeniyeti tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtmektedir.

Medeniyetler ve İslâm Medeniyeti Doğuşu ve gelişmesi esnasında İslâm, birbirinden tamamen farkla dört medeniyet ve kültür alanı ile karşılaştı. Bunlar: Roma (Bizans) İran Hint Çin * W. Barthold’un da işaret ettiği gibi, İslâm medeniyeti veya Arap medeniyeti adı, Orta Zaman Şark medeniyetine verilmektedir. * Vakıf ise başkalarına yardım etmek gayesiyle kurulan tesislerdir. Müslümanlar, bu tesisler sayesinde adeta bir “Vakıf Medeniyeti” meydana getirmişlerdi.

İSLÂM MEDENİYETİ VE İLİM İslâm kültür ve medeniyetinin en önemli kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim, ilk ayeti ile okumayı emretmektedir. İslâmî anlayışa göre ilim ve ibadet, birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Günümüz medeniyetinin İslâm araştırmalarının üzerine bina edildiğini söyleyebiliriz. Bu konuda birkaç isim sözlerimizin şahidi olarak hatırlanacaktır. et- Taberî, Razi, İbn Cülcül, İbn Cezzar, İbn Sina, el-Mesûdî, el-Birûnî, İbn Hazm, İbn Rüşd, el-Gazzalî, İbnü’n-Nefis, Abdülaziz es-Sivasî, Geredeli Murad, Hacı Paşa, Mukbilzâde Mümin, Sabuncuoğlu Şerafeddin Ali, Ak Şemseddin, Ali Kuşçu, Mirim Çelebi, İbn Kemal, Ebussuûd Efendi gibi birçok âlim, çalışmaları ile bütün dünyaya ışık tutmuşlardı. Osmanlı döneminin XV ve XVI. asırlarında müsbet ve dinî ilimlerin her alanı ile meşgul olan bilginlerin meydana getirdikleri eserler sebebiyle bu asırlara “Türk Asırları” denilmektedir. Bu asırlardaki ilmî gelişmelere hizmeti geçen bilginleri tanımak için Taşköprülü İsameddin Ahmed Efendi’nin eş-Şakaiku’n-Numaniye ile daha sonra yapılan zeyilleri, Süleyman Saadeddin Efendi’nin Devhatü’l-Meşayih’i, Bursalı Mehmed Tahir’in Osmanlı Müellifleri, Osman Şevki’nin Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, Mahmut Karakaş’ın Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Franz Babinger’in Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri gibi kaynaklara bakılabilir.

İSLÂM MEDENİYETİ VE ADALET İslâm medeniyetinin önemli özelliklerinden biri de adalet prensip ve anlayışına bağlı olmasıdır. Adalet: hakkı yerine getirmek, denk kılmak, doğru olmak, birbirine eşit olmak, terazinin kefelerini eşit hale getirmek, insaf etmek, haksızlıktan kaçınmak, herkese hakkını vermek, davranışlarda doğru olmak ve tarafsızlık gibi birçok anlama gelmektedir. Bu kelimenin zıddı ise zulüm, haksızlık, taraf tutma ve insafsızlıktır. * İbn Mukaffa, Cahız, Farabi, İbn Sina, İbn Bacce, Gazalî, Sühreverdî, İbn Tufeyl, İbn Rüşd, Maverdî, Keykavus, İbn Teymiye, Nasirüddin Tûsî, İbn Haldun, Celaleddin Devvânî, Nizamülmülk gibi düşünürler, siyasetnâme ahlâk, siyaset ve devlet yönetimini konu alan eserleriyle ideal bir yönetimin temel ilkelerini ortaya koymuşlardır.

İSLÂM MEDENİYETİ VE HOŞGÖRÜ İslâm’ın önemsediği ve insanlar arasında uygulanmasını istediği değerlerden biri de hoşgörü dediğimiz müsamahadır. Kelime olarak “görmezliğe gelme, bağışlama gibi manalara gelen hoşgörüyü müsamaha ve tolerans kelimeleriyle de kullanıyoruz. * Müslüman Araplar 711 senesinde İslâmiyet’i İspanya’ya sokmuşlardı. 1502 senesinde ise Ferdinand ve İsabella tarafından duyurulan bir ferman ile bütün İspanya kraliyeti dâhilinde İslâm dini yasaklandı.

İSLAM MEDENİYETİNDE İNSAN HAKLARI Herhangi bir sebepten dolayı hakkını koruyamayacak durumda olan insanların haklarını korumak ve onlara gelebilecek maddî-manevî zararlara engel olmak için yapılan faaliyetlere insan haklarını koruma diyoruz. Günümüz hukuk anlayışına göre İstinaf mahkemesi, Temyiz, Danıştay, Ağır Ceza mahkemesi veya Adalet Bakanlığı gibi terimlerin karşılığı olarak kullanabileceğimiz mezalim, insan haklarının korunmasına büyük bir rol oynamıştır.

*Uzun tarihî bir geçmişe sahip olan mezâlimin Pers (İran) ve hatta cahiliyye dönemi Araplarına kadar uzandığı belirtilmektedir.

ÜNİTE-4

İslâm Medeniyetinin Dünya Medeniyet ve Bilimine Katkısı

İSLÂM MEDENİYETİ VE BİLİM Müslüman milletler, kendi millî ve kültürel özellikleri ile Kur’ân ve Sünnet’in ışığında kendi medeniyetlerini bütünleştirerek İslâm medeniyeti dediğimiz olguyu meydana getirmiştir. İşte İslâm tarihinde, ilmî faaliyetlerin ve ilim adamlarının ortaya koyduğu çalışmaların yayılma alanlarının kolay anlaşılabilmesi için konuyu üç ayrı başlık altında ele almanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

1. İSLÂM MEDENİYETİNDE İLK İLMÎ FAALİYETLER İslâm âleminde ilmî faaliyetler, ilk fetihlerden hemen sonra, Irak, Suriye ve Mısır’ın fethedildiği ilk üç halife döneminde başlamıştır. İlk Emevi halifeleri devrinden başlayarak, gelişen İslâmî ilimler yanında, aklî ilimler de tercüme faaliyetleriyle birlikte ilgi alanları arasında yer almışlardır. İslâm medeniyetinde ilmî faaliyetlerin yapıldığı yerler arasında ilk olarak mescitleri görürüz.

*Emeviler döneminde (661-750), Hz. Peygamber zamanından itibaren şifâhî olarak nakledilen bilgiler tedvin ve tasnif edilmeye başlanmıştır. Ve bugünkü ilk kaynaklarımız olan eserler vücuda getirilmiştir. Mesela, lügatte Halil b. Ahmed; nesirde Câhız; hadiste Buhâri; fıkıhta İmâm-ı Azam; tarih ve tabakatta Vâkidî ve İbn Sa’d gibi. Miladî 750 yılından 1258’de vukû bulan Moğol istilâsına kadar süren dönemi, ilmî gelişmeler açısından da çok büyük bir öneme sahiptir. Ebu’l-Abbas’dan sonra, Abbasilerin gerçek kurucusu sayılan Mansur’unardından Mehdî , Harun Reşid , Me’mun , Mu’tasım ve Vâsık gibi halifeler devrini kapsayan tarihleri arasındaki Abbasiler, Abbasilerin ve İslâm tarihinin altın devri sayılır. Aynı devirde karanlık çağını yaşayan Avrupa ve Hıristiyan dünyası da bu dönemi, dünya ilim ve medeniyet tarihi açısından altın çağ olarak kabul eder. Özellikle Talas savaşı (Temmuz 751) sonrasında, önce Semerkant’ta imal edilmeye başlayan kâğıt, daha sonra bütün İslâm dünyasına yayılmıştır.

Abbasi Devri İlmî Faaliyetleri: Eski medeniyet ve kültür merkezleri fethedilince Müslümanlar Bâbil, Hint, Âsur, Fenike, Grek, Roma, İran ve Yunan medeniyetlerinin sahip oldukları ilmî ve kültürel mirasa ulaşmışlardır. Bu merkezlerin başlıcaları İskenderiye, Antakya, Nusaybin, Cundişapur, Harran, Ruhâ-Edessa (Urfa) ve Kınnesrin’de (Kuzey Suriye’de bir şehir) faaliyet gösteren medreseler olmuştur. Beytü’l-Hikme fen ilimleri üniversitesi, bir rasathane ve bir kütüphaneden meydana gelmekteydi. Doğu’nun matematikte en önemli devrini açan Muhammed bin Musa el-Harezmî, Ebubekir Râzî de büyük bir filozof hekimdi. Huneyn b. İshak’ın büyük birer mütercim sayılan çağdaşları da vardı. Hubeyş, büyük tabip ve riyaziyeci Huneyn’in oğlu İshak, Sâbit b. Kurre büyük mütercimlerden bazılarıdır. İslâm’ın ilk filozofu sayılan el-Kindî fizik vadisinde ismi en çok anılan bir âlimdir. *Matematik ve astronomi alanında görülen Hint tesiri, el- Harezmî gibi ünlü bir astronomun yetişmesine zemin hazırlamıştır. Yunan kültürünün tesirlerinin devam ettiği Urfa, Harran, Antakya ve Doğu ile Batı felsefelerinin devamlı bir şekilde irtibat hâlinde bulunduğu İskenderiye gibi şehirler, Müslümanlar tarafından fethedilerek buralardaki kültür mirasına sahip olunmuştur. Türk dünyasında kabul gören ya da aslen Türk sayılan birçok âlim ve bilgin bulunmaktadır. Bunlar arasında İslâmî ilimler alanında, eserleri Kütüb-i Sitte arasında yer alan, Buharî, Tirmizî ve Nesâî gibi hadisçiler yanında, bir itikâdî mezhep imamı olan İmam Matüridî de bulunmaktadır.

Aklî ilimlerde ise; Beytü’l-Hikme’nin müdürlüğünü yapmış olan Câbir ve Ortaçağ matematik ilminin en büyüklerinden biri kabul edilen Harezmî, Aristo ve Eflatun’un görüşlerini İslâm inancıyla uzlaştırmaya çalışan ve İslâm-Türk medeniyet tarihinde muallim-i sânî (ikinci öğretmen) unvanını alan Fârâbî ile tıp sahasında yazmış olduğu eserleri ve yaptığı çalışmalarıyla tanınan, yüzyıllarca Avrupa üniversitelerinde eserleri okutulan İbn Sina bunların en meşhurlarındandır.

Mâverâünnehir ve Horasan’da İlmî Gelişmeler İran’ın doğusundaki geniş araziye adını veren Horasan bölgesi, Mâverâünnehr’i de içine alarak geniş bir bölgeye ad olmuştur. X. yüzyılın ilk yarısında Türkistan’da Fârab yakınında Vasiç köyünde Türk aileden yetişen Fârâbî, bazı tarihçilere göre, doğuda hâce-i evvel olarak kabul edilen Aristo gibi, hâce-i sânî (ikinci öğretmen) olarak isimlendirilmiştir. İlimde Fârâbî’nin en önemli ve orijinal eseri Kitâbu’l- Mûsikîdir.İhsâu’l-Ulûm adındaki eserinde de Aristo’ya yakın bir ilim tasnifi yapmıştır. Siyâset felsefesiyle de uğraşan Fârâbî, Arâü’l-Medineti’l-Fâdıla adıyla sosyolojiye yaklaşan bir eser yazmıştır. Türkistan ve Mâverâünnehir’de hüküm süren Karahanlılar devri, Türk kültür ve sanat tarihi bakımından özel bir yeri olmakla birlikte ilimlerin ve yetişen âlimler de önem arz eder. Buhara ve Semerkant, dönemin en önemli iki ilim ve kültür merkezi olmuştur. Kaşgar’da büyük âlimler yetişmiş ve bunlar önemli eserler ortaya koymuşlardır. Sem’ânî’nin Kitabu’l-Ensâbı ile Cemal Karşî’nin Mülhâkatü’s-Sürah adlı eseri Karahanlılar döneminde Doğu Türkistan’da İslâmî ilimlerin önemli bir gelişme gösterdiğini, buralarda Türk müfessir, muhaddis, lisan ve edebiyat mütehassıslarının yetiştiğini göstermektedir. *Karahanlılardan günümüze ulaşan en önemli eserlerden biri Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig (1070’de yazıldı) adlı eseridir.Karahanlı ailesinden Tamgaç Buğra Han adına yazılmıştır. * Bu dönemin diğer bir önemli eseri de Kaşgarlı Mahmud tarafından 1073- 77 yılları arasında Bağdat’ta yazılan ve Abbasi halifesi Muktedî Billah’a sunulan Divânu Lügati’t-Türktür. * Ebu’l-Fütûh Abdülgâfir b. el-Hüseyin’in yazmış olduğu Târîh-i Kaşgârı da dönemin önemli eserlerindendir. Büyük Türk mutasavvıfı Ahmed Yesevî’nin Divân-ı Hikmeti de bu dönemin mahsullerindendir. * Türkçe olarak yazılan bir başka Karahanlı dönemi eseri, Edib Ahmed b. Mahmud Yüknekî tarafından kaleme alınan nasîhatnâme türündeki Atebetü’l-Hakâyıktır. XI. yüzyıl âlim ve şairlerinden; Emir A’mak Buhârî, Necîbî, Fergâni, Reşîdî, Semerkandî ve “Sindbadnâme” ile “A‘râzu’s-Siyâse fî ‘Arâizi’r-Riâye” adlı meşhur eserlerin yazarı Muhammed b. Ali es-Semerkandî’yi sayabiliriz.

- Gazneliler döneminde (936-1187) Devletin resmî dili Farsça idi. Sultan Mahmud, başkent Gazne’yi âbidevî binalarla süslemiş, burada büyük bir akademi kurmuştu. el-Bîrûnî, Utbî ve Firdevsî gibi ilim adamı, şair ve edipler onun sarayında bulunanların en tanınmışlarıdır. *El-Bîrûnî, el-Âsâru’l-Bâkiye ‘ani’l- Kurûni’l-Hâliye ve Tahdîdu Nihayeti’l-Emâkîn isimli eserlerinin yanısıra, Hind kültür ve medeniyetini anlatan ve mukayeseli dinler tarihine öncülük yapmış olan Tahkîku mâ li’l-Hind, astronomiyle ilgili el-Kânunu’l-Mesûdî, değerli taşlar ve minerallerle ilgili Kitâbu’s-Saydala isimli eserleri kaleme almıştır. * Dönemin tarihçisi olan Utbî, Târîhu’l-Yemînî adlı eserini Sultan Mahmud adına yazmıştır. *Zeynu’l-Ahbâr adlı eserin müellifi Ebu Saîd Abdülhayy b. Dahhâk Gerdizî’dir. * Tarihu Beyhakî’nin yazarı Ebu’l-Fazl Muhammed b. Hüseyin Beyhakî'nin. *Türk asıllı olan Menuçehrî, Ferrûhî gibi şairlerle Farsça şiir yazan İran asıllı Escedî, Senâî ve meşhur Şehname yazarı Firdevsî gibi şairler de Gazneli sarayında yaşayan dönemin önemli ediplerinden bir bölümüdür.

Selçuklularda İlmî Faaliyetler: Selçukluların en büyük hizmetleri şüphesiz, Tuğrul Bey’den itibaren İslâm dünyasının her tarafını cami, medrese, kütüphane, tıp mektebi, hastahane, imaret, zaviye ve kervansaraylar ile donatarak, bu müesseselerin devamı için büyük vakıflar kurmuş olmalarıdır. İlk Selçuklu medresesi, Tuğrul Bey döneminde Nişabur’da kurulmuştur. Fakat Selçuklular döneminde ülkenin her tarafında medreselerin kurulması Alp Arslan döneminde gerçekleşmiştir. Bu medreselerde sadece dinî ilimler değil, aynı zamanda filoloji, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi dil ilimleri ile akla ve deneye dayanan ilimler de okutulmaktaydı.

Tıp öğreniminin hastahanelerde yapılması gibi, astronomi tahsili de rasathanelerde yapılmaktaydı. İsfahan ve Bağdat’ta Melikşah’ın yaptırmış olduğu rasathanelerde, aynı zamanda rubaileriyle ünlü Ömer Hayyam’ın yanında Ebu’l-Muzaffer İsfizâri gibi bilim adamları çalışmışlardı. Ömer Hayyam’ın içinde bulunduğu bir heyet, Melikşah adına 1 Mart 1079’u başlangıç kabul eden Celâlî takvimini hazırlamıştı. * Ebu’l- Kasım Hibetullah’ın rasat âletleri ile usturlâb yapımında eşi yoktu. * Sultan Sancar döneminde Selçuklu şehirlerinin enlem ve boylam dereceleri ile kıble yönlerini gösteren Zîc-i Sancâriyi tertipleyen Ebu Mansur Abdurrahman Hâzinî de önemli ilim adamlarındandır. Büyük âlim Ebu’l-Meâli Cüveynî, büyük İslâm mütefekkiri Gazalî, meşhur Hanefi fakihi Pezdevî, el-Mebsût yazarı Serahsî , mezhepler tarihi mütehassısı Muhammed Şehristânî , müfessir ve fakîh Kâdî Beyzâvî felsefî kelam hareketini canlandıran âlim ve astronom Kutbeddin Şirazî, tarihçilerden İbn Hassul, Ebu Tahir Hâtunî, Muizzî Ali b. Zeyd Beyhâkî, İbn Bibî, Kerimüddin Mahmud Aksarâyî, İbnü’l-Kıftî sultanların himayesini gören İranlı şairlerden Emir Muizzî, Enverî, Ezrâkî ve Nizamî, Anadolu topraklarında ise Mevlanâ, Yunus Emre, Hoca Dehhânî, Sultan Veled, Gülşehrî gibi tanınmış şairler Selçuklu döneminde yetişen önemli şahsiyetlerden sadece bir kaçıdır.

Timurlular Döneminde İlmî Faaliyetler Timurlular dönemi, Türk uygarlık tarihinin rönesansıdır.Aynı zamanda bu dönem bilgin hükümdarlar dönemidir. Bu devletin hem resmi dili hem de bilim ve edebiyat dili Türkçedir. Câmiî , Kâsım-ı Envâr, Ali Şir Nevâî , Hoca İsmat Buharî gibi meşhur şairler Timur ve diğer hükümdarların saraylarında himaye edilmişlerdir. Uluğ Bey , Hüseyin Baykara ve Babürşah Timurlu sultanların önde gelenlerindendir. *Uluğ Bey, astronomide ün yapmıştır. 1420’de Semerkant’ta bir rasathane kurmuş ve Zîc-i Uluğ Bey adlı 1018 yıldızı içeren katalogunu meydana getirmiştir. *Hüseyin Baykara, sanat, edebiyat ve bilimdeki başarılarıyla üne kavuşmuştur. * Babür’ün önemi, büyük bir yazar, üstün bir sanatkâr ve Ali Şir Nevâî’den sonra Türk dilini savunan bir sultan olmasından ileri gelmektedir. Babürnâme, Aruz Risalesi, Mübeyyen, Divân ve Vâlidiye Risalesi Tercümesi Bâbür’ün eserleri arasındadır.

Anadolu Coğrafyasındaki İlmî Gelişmeler Anadolu’da kurulan ilk eğitim müesseselerinden medreseler, II. Kılıç Arslan döneminde görülmeye başlamıştır. * Mahzenü’l-Esrâr’ın müellifi Genceli Nizamî , bu eserini Mengücükoğulları hükümdarı Fahreddin Behramşah’a ithaf edince, kendisine 500 dinar ile bir at hediye olarak verilmiştir. * Sühreverdî-i Maktul, “Kitâbu’l-Elvâhı’l-İmâdiye”sini II. Kılıç Arslan’a ithaf etmiştir. *“Mürşidü’l-Küttab”, “Ravzatü’l-Küttâb” ve “Berîdü’s-Sa‘âde” adlı eserlerin müellifi Muhammed b. Gazi “Ravzatü’l-Küttâb”ını Rükneddin Süleyman Şah’a *“Berîdü’s- Sa‘âde”sini ise Keykâvus b. Keyhüsrev’e ithafen yazmıştır. **Şair Kânî‘î’nin Kelile ve Dimne ile otuz ciltlik bir Selçuklu Şehnamesi yazdığı kaynaklarda kaydedilmektedir. Anadolu Beylikleri devrinde tıp dalındaki eserlerden en önemlisi İshak b. Murad’ın yazmış olduğu Müntehâb-ı Şifâ-i Tıb (Hulâsatü’t-Tıb)’dır. Hacı Paşa’nın 1380’de Aydınoğlu İsâ Bey adına yazdığı Şifâü’l-Eskâm ile Müntehâb-ı Şifası ve Germiyanlı Ahmedî’nin Tervîhu’l-Ervahı yine aynı ilim dalında yazılan eserlerdendir. Astronomi ile ilgili olarak Allâme Şirazlı Mahmud’un Kastamonu Bey’i Hüsâmeddin Çoban’ın oğlu Muzafferüddin Yavlak Arslan’a ithaf ettiği İhtiyârâtü’l-Muzafferîsi ile Şemseddin Mehmed Tusterî tarafından ve Eşrefoğullarından Mübârizüddîn Mehmed b. Süleyman adına kaleme alınan felsefî mahiyetteki el-Fûsûlü’l-Eşrefiye de burada zikredilmesi gereken eserlerdendir.

İSLÂM MEDENİYETİNİN BATI’YA TESİRLERİ İslâm bilimi, felsefesi ve kültürünün Batı’ya geçiş yollarını yukarıdaki izahlar ışığında şu şekilde özetleyebiliriz: -Endülüs İslâm medreseleri (Kurtuba, Sevilla, Toledo, Gırnata), -Sicilya Müslümanları, -Yahudi tercümanlar, -Hint ticaret yollarının aranması (coğrafya kitaplarının tercümesiyle), -Haçlı seferleri, -Balkanlara yerleşen Osmanlı müesseseleri vb.

İslâm Medeniyetinin Batı’ya Geçiş Yolları ve Türkler 1. Bu dönemde İslâm medeniyeti Avrupa’ya İspanya yoluyla ilk defa adımını attı. Ekonomik ve kültürel gelişme kısa zamanda Avrupa’nın bu bölgesinde yaşayışa tesir etti.

2. İslâm medeniyetinin Batı’ya ikinci tesir kapısı da Sicilya idi. Norman sarayında Müslüman âdetleri uygulanmış, Arapça ve Yunanca konuşulmuştur. Kral, şark kıyafetleri giyinmiş, hatta II. Roger’in merasim cübbesinin üstüne Arapça harfler işlenmiştir. Sicilya’daki Palermo İlim Akademisi herkese açık hale gelmişti. Bu nedenle çeşitli milletlere mensup âlimler buraya gelmişlerdir. Müslümanların büyük coğrafya âlimi İdrisî de bunlar arasında yer almıştır. Norman hâkimiyetinin sona ermesi Müslüman tesirlere son vermemiş, Sicilya kralı ve aynı zamanda Alman İmparatoru II. Fredric ilmî faaliyetlerin devam etmesini sağlamış, böylece İslâm’ın tesiri daha da artmıştır. Arapça da dâhil altı dil bilen Fredric, Doğu’nun üstünlüğünü tamamen görmüştür. Onun sarayı (Palermo) daha çok Müslüman sarayına benziyordu. 1224’te Napoli Üniversitesi’ni kurdu. Pek çok kitabı oraya topladı. Âlimleri, edebiyatçıları himaye etti, bilimsel çalışmaları destekledi.

3. İslâm medeniyetinin Avrupa’ya girişinin üçüncü ve en önemli yolu Haçlı seferleri olmuştur. Bu seferler, kilise tarafından İslâm’ın tesir gücünü kırmak ve Hıristiyanlık bilincini ayakta tutmak için düzenlenmiş, ancak Müslüman Türklerin karşı koyması ile durdurulabilmiştir. *İbn Sina’nın Kitabü’n Nefs ve Şifa adlı eseri Yohannes tarafından bu seferler sonrasında Avrupa dillerine kazandırıldı. Fârâbî ve Gazalî gibi filozof ve ilim adamları Avrupa tarafından araştırıldı.

4. İslâm medeniyetinin Batı’ya taşınmasında diğer bir yol İtalyan liman şehirleridir. Akdeniz ticareti, Orta ve Kuzey Avrupa’ya Venedik, Pisa, Lucac ve Cenova gibi liman şehirleri aracılığıyla aktarılıyordu. Bu yolla daha çok kültür alışverişi olduğu ve Doğu ile Batı arasındaki bu kültür alışverişinde Yahudi ilim adamlarının rollerinden söz edilebilir.

5. İlmî sahada Müslüman Türk âleminin Batı’ya tesiri XII. yüzyıldan itibaren etkili olmuştur. Bu konuyu açıklayan bir iki örnekle yetinmek istiyoruz. Gazâli, İbn Sîna ve Fârâbî’den başka Doktor Râzî’nin çeşitli hastalıkların tedavisinde kullandığı ilaçlar tıp tarihinin tespitleri arasındadır. Dünyanın çevresinin ölçüsü için yapılan çalışmaları Şakiroğulları denen üç kardeş ile Ahmed b. Ferzânî’nin yaptıkları da gerçekten önemlidir. Yahya Bermekî’nin kurduğu Beytü’l-Hikmeden başka Uluğ Bey’in kurduğu rasathaneleri yanında, kimya ve matematik ilimlerinde Avrupa ilmî lisanına girmiş birçok Müslüman Türk bilgininin isimleri sayılabilir.

İslâm medeniyetinin özellikle Batı dünyasına katkı ve etkilerinin görüldüğü başlıca alanları bazı örneklerle şu şekilde sıralamak mümkündür: Felsefe: Müslüman âlimler Yunan edebiyat ve felsefesini inceleyerek ilerlemiş ve bugünkü Avrupa medeniyetinin temellerini atmışlardır. Özellikle İbn Rüşd Batı düşüncesini etkilemişti. Batı ona katıksız bir rasyonalist tanımını yakıştırmış ve orada bir İbn Rüşdcülük akımı bile ortaya çıkmıştır. Birçok İslâm filozofu Avrupa filozoflarını etkilemişlerdir. Bunlar arasında; Aristo, Platon, Galenos, Hipokrat, Batlamyus, Kindî, Fârâbî, İbn Tufeyl, el-Harizmî, Ebu’l-Alâ, el- Maarrî, İbn Haldun, Râzî, Taberî ve benzerlerini sayabiliriz.

Tıp: İslâm-Arap tıbbı Batı’da büyük bir itibar görmüş, İslâm tabipleriyle âlimlerinin tıp eserleri Avrupa’nın birçok üniversitesinde tıp eğitiminin temelini oluşturmuştur. Fransa kralı III. Henri Fransa’da tıbbın gelişmesini kolaylaştırmak için Paris Colege Royal’de Arap dili kürsüsü kurdu. Anatominin ve tıbbın babası kabul edilen Andreas Vesalius İslâm tıp kitaplarını kavramak için Arapça öğrenmişti. Müslüman Arap tıbbının Batı’daki otoritesi ilk olarak Kitabu’l-Hâvîsiyle Râzî olmuştur. el- Hâvî defalarca Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Avrupa’da bilinen diğer tıpçılardan bazıları; Ebu’l-Kasım ez-Zehrâvî, İshak el-İsrâilî, İbnü’l-Cezzar’dır. İbn Sina’nın el-Kânûn fi’t- Tıbbı tanınınca diğerlerinin ünü gölgelenmiştir. Doktorların şahı unvanıyla anılan İbn Sina’nın el-Kânûnu asırlarca Avrupa tıp okullarının temel kaynağı kabul edildi. Almanya Tübingen Üniversitesi ile Frankfurt Oder Üniversitesi’nde uygulanan ders programının temelini Râzî ve İbn Sina’nın eserleri teşkil etmiştir.

Riyazî İlimler Sayı sistemi ile rakamları Batı’ya Müslümanlar tanıttı. Sıfırı Batı’dan en az 250 yıl öncesinde Müslümanlar kullanıyorlardı. (700’lerde Müslümanlar Hind’den almışlar, Avrupa’ya Pizalı Leonard sayesinde geçmiştir.) Müslümanların en büyük matematikçisi el-Harizmî, Batılılar üzerinde bu alanda en fazla tesiri olan bir bilgindir. el-Câbir’in eserleri de Latinceye tercüme edilmiştir. Batı dünyasında Geber adıyla tanınan Câbir b. Hayyan çok yönlü bir âlimdir. Bîrûnî’nin fizikteki tespitleri ve icatları da Batı’ya tanıtıldı. Battanî’nin astronomik buluşları da öğrenildi.

Diğer Bilimler Eczacılık, veterinerlik ve kimya Müslümanlardan öğrenilmiştir. Şekeri ilk defa şurupta ve ilaç içirmede Müslümanlar kullandılar. Kimya bilgisi, mad- deler, elementler, karışımlar, analiz metodları gibi kimya yöntemlerini Batı’ya Müslümanlar taşıdılar. Kahireli İbnü’l-Heysem; fizik araştırmaları, optik ve göz hastalıkları konusunda Batı’ya öğretmenlik yapmış, fotoğraf makinesinin esasını teşkil eden karanlık odayı keşfetmiştir. Tıp tarihçisi Neuburger, İslâm memleketlerinde akıl hastalarının itina ve sevgi ile tedavi gördüklerini, Batı’da ise onların uzun zaman birer cânî gibi algılandıklarını belirtir.

Dil Avrupalı milletlerin lugatları ve Avrupâî ilim İslâm kültürünün çok zengin ve sürekli tesirlerini belirten Arapça kelimeler Batı dillerinde hâlâ kullanılmaktadır. Bunlar yalnızca astronomi, matematik, kimya, eczacılık gibi bilim dallarında veya ticaretle ilgili sayısız deyimlerde değil, giyim eşyaları gibi, günlük hayatın birçok alanında da isim olmuş ve kullanılmışlardır.

Kültür Hayatı VIII. yüzyılda İspanya’yı fetheden Müslümanlar burada parlak bir uygarlığın temsilcileri olmuşlardır. Sulama kanalları, su ve yel değirmenleri inşaatında, at türleri, koyunlar, zeytinyağı ve kâğıt üretimi teknikleri ile inşaat teknikleri, kubbe ve kemer yapımında da Batı’ya öncülük edilmiştir. İslâm musiki kültürü Endülüs’te tanınmış, Kurtuba’da bir konservatuar açılmıştır. Ayrıca eğlenceli oyunlar, satranç, atçılık sporları, cirit, şövalyelik gelenekleri de Müslümanlara dayanır.

Edebî Tesirler İlmî sahada İslâm’ın başlıca fonksiyonu, antik mirasın önemli bir kısmını Batı’ya aktarmak olmuştur; ancak sanat ve edebiyat alanlarında ise kendi birikimini daha fazla aktarmıştır.

 
Üst